"Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitabı, iltifatı vardır..." Bu temsili detaylı olarak ve günümüz insanı için güncelleyerek açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Birinci Temsil: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitabı, iltifatı vardır. Birisi: Âmi bir raiyetiyle cüz’î bir iş için, hususî bir hacete dair, has bir telefonla sohbet etmektir. Diğeri: Saltanat-ı uzma ünvanıyla ve hilafet-i kübra namıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle ve evamirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla, o işlerle alâkadar bir elçisiyle veya o evamir ile münasebetdar büyük bir memuru ile konuşmaktır, sohbet etmektir. Ve haşmetini izhar eden ulvî bir fermanla bir mükâlemedir."

"İşte وَ لِلّهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى şu temsil gibi: Şu kâinat Hâlıkının ve Mâlik-ül Mülk Vel Melekût’un ve Hâkim-i Ezel ve Ebed’in iki tarzda mükâlemesi, sohbeti, iltifatı vardır. Birisi cüz’î ve has, diğeri küllî ve âmm…"

"İşte Mi’rac, velayet-i Ahmediyenin (A.S.M.) bütün velâyâtın fevkinde bir külliyet, bir ulviyet sûretinde bir tezahürüdür ki; bütün kâinatın Rabbi ismiyle, bütün mevcudatın Hâlıkı ünvanıyla Cenâb-ı Hakk’ın sohbetine ve münacatına müşerrefiyettir.”(1)

Bir sultanın, biri şahsî hayatı ve özel ilgileri, diğeri ise ülkenin yöneticisi olması şeklinde iki ayrı yönü vardır. O sultan, mesela edebiyata ilgi duymuş olsun. Bu sahada yetişmiş büyük bir edibi huzuruna alıp sohbet ettiğinde bu sohbet hususîdir, "o kişinin sultanı olma” mertebesiyle ve o sanata ilgi duyma cihetiyledir. Bu sohbetin meyvesi de yine o sohbete münhasır kalır; başkalarına sirayet etmez.

O Sultanın devlet yetkilileri ile görüşmesinde durum çok farklıdır. Bu sohbet umumu ilgilendirmektedir ve sohbetin neticesinde alınan kararlar da umuma tatbik edilir. Bu görüşmenin de çok mertebeleri vardır. Mesela, o sultan falan şehrin valisiyle görüşüyorsa, bu görüşme “o şehrin sultanı olma” cihetiyle bir görüşmedir ve konuşmalar o şehrin meselelerinde merkezleşir. Ama sultan sadrazamla görüşüyorsa, bu görüşme “umum memleketin sultanı” unvanıyla bir görüşmedir. Alınan kararlar da bütün ahaliyi igilendirir, herkese şamil olur.

Ankebut sûresi 69. âyet-i kerîmesinde şöyle buyruluyor:

“Bizim uğrumuzda mücâhede edenler (e gelince:) Biz onlara elbette yollarımızı gösteririz. Şübhesiz ki Allah her halde ihsan erbâbiyle beraberdir.”

Bazı kimseler şahsî ibadetlerine büyük hassasiyet göstererek, haramlardan ve şüphelilerden hassasiyetle kaçınarak Allah’ın rızasına nail olurlar. Allah’ın böyle sevgili bir kulunun kalbine ilhamda bulunması, onunla bir nevi konuşmasıdır ve bu konuşma “o kişinin Rabbi” ünvanıyladır. Bu veli kul, ilim ve irfanda daha ileri mertebelere çıkıp insanlara hakkı ve hakikati bildirmekle vazifeli kılındığında Allah’ın onunla konuşması bulunduğu çevrenin Rabbi ünvanıyladır. Onlara faydalı olması için kendisine hem faydalı ilim, hem hikmetli hareket ilham edilir.

Başta arzettiğimiz gibi, bu mana, kemâliyle peygamberlerde tezahür eder. Bu tezahür de yine farklı derecelerde olur. Nur Külliyatı'nda yüz yirmi dört bin peygamber gönderildiği ifade ediliyor. Bunların bir kısmı küçük bir kavmin irşadıyla vazifelidirler ve Allah’ın onlarla ilham yoluyla konuşması o kavmin Rabbi olması itibarıyladır. Kitap sahibi peygamberlerde bu konuşma çok daha ileri derecede tahakkuk eder, ama yine de zamanla ve o kavimle sınırlıdır.

Bu noktada en geniş daire ahir zaman peygamberliği dairesidir ve zaman olarak da kıyamete kadar devam edecek bir tebliğ ve irşad söz konusudur. Bu en geniş dairenin irşadıyla bütün enbiyanın sultanı olan Resûllullah Efendimiz (a.s.m) görevlendirilmiştir ve kendisine en büyük ve en son kitap olan Kur’ân'la hitap edilmiştir.

Üstad Hazretleri mir’ac için "Bütün kâinatın Rabbi ismiyle, bütün mevcudatın Hâlıkı ünvanıyla Cenâb-ı Hakk'ın sohbetine ve münâcâtına müşerrefiyettir." buyurmakla, Peygamber Efendimiz (asm)'in bu yüksek derecesini çok güzel ifade etmiştir. Nur-u Muhammedî kâinat ağacının hem çekirdeği hem meyvesi olduğundan, Peygamber Efendimiz (asm) mi’rac hâdisesiyle bütün kâinatı ve içindeki bütün mevcudatı temsilen bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı ünvanıyla Cenâb-ı Hakk'ın sohbetine ve münâcâtına müşerref olmuştur. Elbetteki her peygamber, hatta her insan bütün âlemlerin Rabbinin ihsanıyla var olmuştur ve varlığını devam ettirmiştir. Ancak, bu ihsana mazhar olmak başka, ihsan sahibine bütün âlemler namına muhatap olup rü’yetine mazhar olmak daha başkadır. Bu şeref ancak Allah Resûlüne (asm.) nasip olmuştur.

Mesnevî-i Nuriye’en bu hakikati izah eden bir ders:

“Kâinat bir şeceredir. Anasır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyid-ül Enbiya Ve-l Mürselîn, İmam-ül Müttakin, Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Muhammed'dir."(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, Birinci Esas.
(2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...